Geçmişten Bugüne Mineral ve İnsan

Didem Aslan

Çocukken üzerine düşündüğüm ne çok şey vardı… Yıldızları gökyüzüne kim asmış? Güneşi açıp kapatan kim? Denizler nasıl oluşmuş? Muazzam renk tonundaki ağaçlar ve çiçekler, hangi güzel masaldan dünyamıza gönderilmişti? Peki, bu harika çeşit ve güzellikteki doğal taşları bünyesinde barındıran yeryüzü, bunlar nasıl oluşmuştu?

Yeryüzünden çıkan doğal taş ve mineraller her zaman ilgimi çekiyordu. Üstelik bu sektörün mutfağında çalışan biri olarak çok şey öğreniyordum. Doğal kaynakların insan yaşamına doğrudan ve dolaylı olarak birçok alanda dokunduğunu ve yaşamı kolaylaştırdığını görüyordum. Ki yüzyıllar önce madenlerin keşfiyle bir çağ açtırmış, bir keşiften bahsediyorum.
Ve bir merakla başlıyor her şey…

Mineraller kaç yüzyıl önce keşfedilmişti? İnsanlık tarihi, madenle ne zaman tanıştı? İlk nelerde kullanılmıştı?

Böylece minerallerin büyülü dünyasına bir adım daha atıyorum ve zihnim uzun sürecek, merak uyandırıcı bir araştırmaya gönüllü oluyor. Hadi, en başa gidelim öyleyse! Tarihin en eski zamanlarından bu yana mineral ve insan ilişkisini benim dilimden size bir anlatayım.

Günümüzden yaklaşık 3 milyar yıl önce ortaya çıkan siyanobakteriler, güneşten aldığı enerji ile kendi besinlerini üretmenin bir yolunu buldu. Siyanobakteriler, su ve karbondioksiti kullanarak atmosfere oksijen saldı ve böylece tüm yaşam biçimlerinin ortaya çıkması için uygun bir ortam oluşturdu.

Bu sayede “Büyük Oksidasyon” olarak bilinen süreç başlayarak dünyadaki minerallerin çoğunun oluşumuna sebep oldu. Yaşamın inşasının temelleri bakımından da hayati bir önem taşıyordu.

Arkeolojik kazılardan elde edilen bulgular gösteriyor ki atalarımız, milyonlarca yıl önce çeşitli kayaları yontarak yaptıkları kesici aletlerin yanı sıra alışılmadık şekillerdeki kayaları ve farklı renkteki mineralleri de topladılar. İlk örnek elbette anlaşılabilir; çünkü avlandılar ve hayatta kalmak için en etkili yöntemleri keşfetmeye çalıştılar. Peki, fosillerin yanında antik mezarlarda bulunan renkli ve farklı şekillerdeki mineralleri toplamalarındaki amaç neydi? Bu davranışın sebebi; onları belki bir tılsım olarak görmeleri ya da sadece güzelliklerine olan bir takdir, insana has bir özellik olan estetik algısıydı, kim bilir…

Antik Mısır, Çin, Hint ve Antik Çağ Mezopotamya’sında Minerallerin Keşfi ve Kullanımı

Mineral ve insan ilişkisine çağlar öncesi bir örnekle, bilinen ilk mineral kataloglarının derlendiği Antik Mısır’a uzanıyoruz. Kaynaklara baktığımızda Mısır’da kurşun ve metal sülfür minerallerinin toz haline getirilerek göz makyajı olarak kullanıldığını görüyoruz. Karın ağrılarını ve diş hastalıklarını tedavi etmek için kullandıkları Malakit madenini ise yeşil renkli makyaj yapmak istediklerinde de kullandılar.

Günümüzden çağlar öncesine baktığımızda görüyoruz ki ilk insanlar; ihtiyaçları için araştırdı, yaşamı kolaylaştırmanın yollarını daima aradı ve belki de gerçekten buldu…

Dünya üzerindeki mineral çeşitliliği, farklı bölgeler ve coğrafyalardaki medeniyetlerin kendilerine has kültürleri ve inançlarıyla birlikte harmanlanıp farklı anlamlar da kazanıyordu. 13. yüzyıl Hint kaynaklarına baktığımızda elması “ömrü uzatmak” için kullandıklarını görüyoruz.

Gözümüzü Mezopotamya coğrafyasına çevirip Kadim Asur ve Babil metinlerini incelediğimizde ise minerallere sihirli tıbbi anlamlar yüklediklerini görüyoruz. O dönem hastalıkların hayaletlerden ve kötü ruhlardan kaynaklandığına dair olan inanç; Lapis Lazuli taşı ve Hematit gibi minerallerin kötü ruhları kovan mistik ilaçlar olarak kullanılmasına sebep oldu. Bu mineraller ufalanıp losyon haline getirilerek vücuda da uygulanırdı.
Doğu Asya’ya uzandığımızda, geleneksel Çin tıbbında hastalıklara sebep olarak vücuttaki enerji dengesizlikleri gösterilirdi. Halen geçerliliğini koruyan bu inanışta Yin ve Yang’ın bir dengede olması, sağlıklı olmayı sembolize ediyordu.

Doğadaki her şey, iki kutupludur ve birbirine karşıttır.

Yin; pasif enerjidir, yavaş ve rahat hareketleri, kadınlığı, derin karanlığı, geceyi, yenileyici enerjiyi ve soğuğu temsil eder. Yang ise aktif enerjidir, güçlü sesleri, canlılığı, güneşi, sıcağı ve erkekliği sembolize eder. Her ikisini de anlamlı kılan aralarındaki zıtlıktı çünkü inanışa göre her şey ancak zıttıyla anlamına ulaşabilirdi.

Bu inanışın beraberinde gelen arayış, bu coğrafyadaki insanları yine jeolojik materyallere yöneltti. Minerallerin yaşam gücünün akışını kontrol ederek, dengeyi düzeltmeye yardımcı olacağına inandılar.

Benzer mineral ve insan ilişkilerini kendi döneminde büyük etki yaratmış Roma, Yunan ve İslam medeniyetlerinde de görüyoruz. O dönem kayalara ve minerallere adanmış pek çok kitap yazılmış ve buradaki mineraller inanılan iyileştirici ve sihir özelliklerine göre sınıflandırılmıştır.

Tarih öncesinden yazılı tarihe geçilen süreç boyunca, insanlık tarihinin ortak ilgisini kazanmış mineral ve kayaçlardan bahsettiğim bu yazı bize gösteriyor ki insan, gelişen fiziksel ve zihinsel yetileri doğrultusunda yaşadığı dünya ile her zaman çok derin bir etkileşim halinde olmuştu. Zaman içinde deneyimledikleri, inançları, yöntemleri bir coğrafyadan diğerine göre belki değişkenlik gösterdi ancak merak güdüsü ve arayış her daim ortaktı. Bu bir sorun çözme, yaşamı kolaylaştırma ya da anlama ulaşma çabasıydı ve insanın dünyayı keşfetmesine olanak sağladı. Bu keşifler yaşam için mesafelerden bağımsız bir şekilde tüm insanlığa katkı sundu ve sunmaya da devam edecek.